Psikoloji

Tutuklular İkilemi « Kavramlar

Oyun teorisinin temel problematiğini oluşturan ve Trucker tarafından tasarlanan 'tutuklular ikilemi' (dilemma), tarafların motivasyonları arasında çelişkinin bulunduğu, kazanç ve kayıplar toplamının sıfır olmadığı bir durumun ifadesidir. İkilemin öyküsü şudur: Silahlı bir soygun konusunda şüpheli İki kişi tutuklanırlar. Fakat savcının elinde geçerli kanıtlar yoktur.

Zanlıları iki ayrı hücreye koyan savcı onlara bir teklifte bulunur. Eğer ikisi de suçunu itiraf etmezse, ruhsatsız silah taşımaktan dolayı 6 ay hapis yatacaklardır; ikisi de suçunu itiraf ederse, savcı, soygun için asgari ceza olan 2 yıl hapse mahkumiyetlerini isteyecektir; ancak biri itiraf eder ve diğeri etmezse, itiraf eden sadece tanık olarak mahkemeye çıkacak ve sonra bırakılacak, diğeri ise 20 yıl hapis yatacaktır.

Bu durumda tutuklular ne yapacaktır? İkisi birlikte düşünüldüğünde, her biri için en kötü durum 20 yıl, en iyi durum diğerinin 20 yıl hapsine karşılık kendinin serbest bırakılması, "en az kötü durum" ise 6'şar ay hapistir. Fakat 6 ay hapis durumu, her ikisi de aynı tutumu izlerse, yani her ikisi de itiraf etmezse mümkündür. Ancak her birini bir şüphe alır: "Ya kendisi inkâr ederken, diğeri itiraf ederse?".

Tutukluların içinde bulunduğu ikilem, taraflar arasında güven ve iletişimin yokluğunda, daima itirafla çözülmektedir. Bu ikilem iki taraf arasında işbirliği ve istismar yönünde seçenek davranışların bulunduğu çeşitli insan ilişkilerinde, tercih edilen rasyonel davranışın, işbirliğinden ziyade karşılıklı istismar davranışı olmasıyla sonuçlanmaktadır.

Tutuklular ikileminin sorunsalı, bir başka örnekte daha görülmektedir. İki idam mahkumu, her biri kendi hücresinde ölümü beklemektedir. Bir sabah başvezir, onlara şu mesajı iletir: "Sizi bağışlamaya karar verdim; yarın sabah serbest olacaksınız. Ancak isterseniz, idam cezanızın 10 yıl hapse çevrilmesini talep edebilir-siniz. Eğer bu yönde karar verirseniz, gece yarısına kadar bana bildirin; isteğiniz derhal yerine getirilecektir. Fakat, bunu sadece biriniz isterse, diğeri ertesi sabah idam edilecektir".

Burada da mahkumların Önünde iki seçenek vardır. İşbirliğine gitmek (İ) veya işbirliğinden kaçmak (K). İlk bakışta ikinci şıkkın avantajı yok gibi görünüyor ve bu yüzden her ikisinin de Ü seçeneğinde birleşmeleri (işbirliği ya da Nash dengesi) bekleniyor.

Ancak mahkumlardan biri, K'yı (10 yıl hapis) seçerse veya diğerinin seçeceğini düşünürse veya diğerinin onun böyle davranacağını düşünebileceğini düşünürse, vb. bu durumda, kazancını maksimum kılmak yerine, kaybını minimum kılmak yoluna gidecek ve sonuçta her ikisi de KK seçeneğinde (kaçışta denge) birleşeceklerdir. Bu iki yoldan birincisi (İİ) faydacı rasyonellik, diğeri (KK) ise ihtiyatlı rasyonellik stratejisidir. Birincisinin dayandığı denge, istikrarsız, zayıf bir dengedir, fakat sağduyuya uygundur; ikincisinin dayandığı denge, sağlamdır, ama sağduyuya aykırıdır.

Tutuklular ikilemi, kazanç ve kayıplar bakımından karşılıklı bağımlılık durumunu ifade etmektedir. Ancak başka ilişki durumları da mümkündür. Örneğin taraflardan birinin sürekli kazançlı olduğu ve kazancının, diğerinin davranışlarından etkilenmediği; buna karşılık diğerinin kazanç ve kayıplarını belirlediği bir durum düşünülebilir.

Efendi-köle ilişkisini niteleyen bu durum, "kader denetimi" denilen bir matris yapısına uymaktadır. Burada taraflardan biri, hakim pozisyondadır ve diğerinin kayıp ve kazançları ona bağlıdır. Bir diğer durumda, taraflardan biri, her durumda kazançlıdır; ancak diğerinin kazançları hakim konumdaki kişi kadar, kendisine de bağlıdır ve dolayısıyla onun tercihlerine göre kendi tercihini ayarlayarak kazancını artırabilir. Bu ilişki yapısı, "davranış yoluyla denetim" denilen bir başka ilişki tipini ifade etmektedir.

Duygusal Zeka (EQ) « Kavramlar

Türümüz var oluşunu büyük ölçüde duyguların insan ilişkilerindeki gücüne borçludur. Kararlarımızı ve hareketlerimizi şekillendirirken hislerimiz çoğu zaman düşüncelerimize baskın çıkar. Duygular bize hakim olduğu sürece, zeka iyi ya da kötü hiç bir yere varamaz.

Tüm duygular harekete geçmemizi sağlayan dürtülerdir.Aslında biz iki zihne sahibiz; birisi düşünüyor, diğeri ise hissediyor. Birbirinden tamamen farklı bu iki kavrama tarzı, zihinsel yaşantımızı oluşturmak için etkileşim halindedir.Akılcı zihin, bilincimize daha yakındır, düşüncelidir ve tartıp yansıtabilir.

Bunun yanında fevri ve güçlü, bazen de mantıksız olan bir kavrama sistemi daha vardır; bu da duygusal zihindir. Hisler yoğunlaştıkça duygusal zihin devreye girer ve akılcı zihin etkisini yitirir.

Duyguların, akıl üzerindeki etkisini anlamak için beynin gelişimine bakmamız gerekir. Homo sapiens neokorteksi, düşüncenin beşiğidir. Hissettiklerimize düşünce katar. Hayatta kalabilme üstünlüğü neokorteksin strateji geliştirme, uzun vadeli plan yapma gibi kurnazlıklarına borçluyuz.

Amigdala, duygusal belleğin ve başlı başına anlamın deposudur; amigdalasız yaşam, kişisel anlamlarından soyutlanmış bir yaşamdır. Amigdala, psikolojik gözcü konumuyla ruh dünyamızda merkezi bir yere yerleşmiştir. Doğrudan amigdalaya ulaşan duygular bizim en ilkel ve en güçlü hislerimizi kapsıyor; işte bu devre, duyguların gücünü ve akla olan üstünlü ğünü çok iyi açıklıyor.

Hisler, bize doğru yönü gösterir; ondan sonra kuru mantık işe yarar. Demek ki duygular mantıklı olmak için gereklidir. Bir bakıma; akılcı ve duygusal olmak üzere iki beynimiz, iki zihnimiz ve iki farklı türden zekamız vardır. Hayatı nasıl yaşadığımız her ikisi tarafından belirlenir. Sadece IQ değil, duygusal zeka da önemlidir.

Aslında akıl, duygusal zeka olmadan tam verimli çalışamaz. Akademik zekanın, duygusal yaşamla pek ilgisi yoktur. Kişiler arası ilişkilerde zeka, diğer insanları anlamaktır. Özbilinç, duyguları idare edebilmek, kendini harekete geçirmek, başkalarının duygularını anlamak, ilişkileri yürütebilmek, duygusal zekaya ait yeteneklerdir. İnsanı insan yapan niteliklerin çoğu duygusal zekadan gelmektedir.

Kararlar, salt mantığa dayanarak alınamaz; kişinin güdülerine ve geçmiş deneyimlerden derlenmiş duygusal bilgeliğe ihtiyaç vardır. Kişisel açıdan doğru kararlar verebilmenin anahtarı, hislerine kulak vermektir. Bize sıkıntı veren duygulara hakim olabilme, duygusal sağlığımızın anahtarıdır.Duyguların yoğunluğu ve süresi uygun ölçüyü aşıyorsa, o zaman rahatsızlık veren uçlara, yani kronik kaygı, kontrolsüz öfke ve depresyona doğru kayarlar.

Duygusal zeka açısından umutlu olmak, kişinin zorlu engeller veya yenilgiler karşısında bunaltıcı kaygıya, teslimiyetçi bir tutuma ya da depresyona yenik düşmemesi anlamına gelir. İyimserlik tıpkı umut gibi, zorluklara ve engellemelere rağmen genel olarak hayatta herşeyin iyi gideceğine dair beklentidir. İyimserlik ve umut öğrenilebilir. Her ikisinin de temelinde, psikologların özverimlilik dediği görüş, yani kişinin hayatındaki olaylarla başedebileceğine dair inancı vardır.

Empatinin kökeni özbilinçtir.Başkalarının ne hissettiğini kaydedememek duygusal zeka bakımından büyük bir eksikliktir. Çünkü duygusal ahenk, empati yetisinden kaynaklanır; ahlakın kökleri empatide bulunur.

Her temasta duygusal sinyaller göndeririz ve bu sinyaller bizimle birlikte olanları da etkiler. EQ, bu alışverişin idaresini içerir. Sosyal zekanın temelinde ise grupları organize edebilme, tartışarak çözüm bulma, kişisel bağlantı, sosyal analiz becerileri bulunur.

Duygusal öğrenmede cinsiyetler arasında farklılıklar vardır. Kızlar, sözlü-sözsüz duygusal işaretleri okumakta, hislerini ifade etmekte ustalaşırken, erkekler, incinebilirlik, suçluluk, korku ve acıyla ilgili duygularını en aza indirgemekte beceri sahibi olur. Bu da ikili ilişkilerde ve evliliklerde önemli rol oynar.

Evliliklerde anahtar niteliğindeki yeterliliklerden biri, eşlerin sıkıntılı hisleri kendi başına yatıştırmayı öğrenmesidir. Kendi kendine konuşma, savunmacı olmayan dinleme ve konuşma, saygı ve sevgi evlilikte düşmanlığın önünü keser.

Gelecekte, EQ'nun temel becerileri ekip çalışmasında, işbirliğinde ve insanların birlikte daha etkili çalışmayı öğrenmelerine yardımcı olunurken büyük önem kazanacaktır. Duyguların sağlık açısından önemi incelendiğinde ise, merkezi sinir sistemi ile bağışıklık sisteminin sayısız şekilde iletişim halinde olduğu görüldü.

Öfke, kaygı kronikleştiğinde, insanların bir dizi hastalığa karşı direncini kırabilir. Depresyon ise kişilerin daha kolay rahatsızlanmasına neden olmasa bile, özellikle durumu ağır olan hastaların tıbbi açıdan iyileşmesini engelleyebilir ve ölüm riskini artırabilir. İyimserlik, umut, duygusal desteğin ise şifa gücü vardır.Ayrıca, kronik ya da ciddi bir hastalıkla savaşanların hislerini umursamayan tıbbi bir bakıma artık yetersiz kalmaktadır. Tıbbın duygu ve sağlık arasındaki bağdan, yöntem açısından daha fazla yararlanmasının zamanı çoktan gelmiştir.

Ayrıca, çocukların okuldaki başarısızlıklarının ardında da duygusal zekadan yoksunluk yer almaktadır. Bir çocuğun okula hazır olması, nasıl öğreneceğine bağlıdır. Bunun da 7 öğesi vardır: Güven, merak etme, amaç gütme, özdenetim, ilişki kurabilme, iletişim yeteneği, işbirliği yapabilme. Duygusal dersler, (hatta kalbin en derinlerinde yer eden, çocuklukta öğrenilmiş alışkanlıklar bile) yeniden biçimlendirilebilir. Duygusal öğrenme yaşam boyu sürer.

Mizaç, duygusal hayatımızın özelliklerini oluşturan ruh halleri olarak tanımlanabilir.Genler tek başına davranışı belirlemez; çevremiz, özellikle de büyürken yaşadıklarımız ve öğrendiklerimiz, yaşam ilerledikçe mizaçla ilgili bir eğilimin nasıl ifade bulacağını belirler. Duygusal yeteneklerimiz sabit veriler değildir; doğru bir öğrenmeyle geliştirilebilirler.

Alkoliklik, uyuşturucu bağımlılığı, yeme bozuklukları gibi kötü alışkanlıklar depresyon, kaygı belirtilerini kendi kendilerine tedavi etme yöntemi olarak gelişebilmektedir. Duygusal eğitim; hisleri tanıyıp onları tanımlayacak bir sözcük oluşturma anlamında özbilinci; düşünceler, duygular ve tepkiler arasındaki bağlantıları sezmeyi; bir karara duyguların mı yoksa düşüncelerin mi hükmettiğini bilmeyi; farklı seçimlerin sonuçlarını öngörmeyi ve bütün bu içgörüleri uyuşturucu kullanmak, sigara içmek ve seks gibi konulardaki kararlarda uygulamayı içeriyor. Ayrıca, duygu yönetimi, duyguların verimli kullanımı, empati, duyguları okuma, ilişkileri yürütme yeteneklerini yerleştirmek de eğitime dahil.

Yapılan araştırmalara göre, duygusal okuryazarlık programları çocukları okuldaki başarı puanlarını ve performansını iyileştirmektedir. Duygusal okuryazarlık karakter, ahlaki gelişim ve yurttaşlık eğitimiyle birlikte gelişir.

Fenomenolojik Yaklaşım « Yaklaşımlar

Fenomenolojik yaklaşım, olayları, bize göründüğü şekliyle, temel özelliklerinde gözleme ve betimlemeyi amaçlayan sistematik bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım, insan davranışlarında, özel koşullardan bağımsız olarak genel olanı ortaya koymak ve global terimlerle betimlemek ister.

Bunun için öncelikle, davranışları birer olgu olarak, yani belirli bir bağlamda, belirgin bir durumda bulunmasından geçici olarak bağımsız öğeler gibi soyutlamaya ve nitelemeye çalışır.

Fenomenolojik anlayış, esas olana indirgemektir, burada esas olanda anlam geçici olarak dışta bırakılır ve daha sonra dahil edilir. Bir başka deyişle davranış veya eylemlerin özellikleri, anlamları, niyetlilikleri paranteze alınır. Fenomenoloji içerikten ziyade içerenle, anlamlardan ziyade biçimlerle ilgilenir. Naif gözlemi, yani araştırmacının bakışını yanlı kılacak örtük veya açık her türden postülayı iradi olarak askıya almayı benimser; bu tutum görünen anlam yerine algılanan biçime öncelik tanımak demektir.

Bu tutumun sonucunda olgu kavramına ulaşılır: Olgu özel işlevleri geçici olarak paranteze alınmış ve örgütlenmiş bir bütündür. Fenomenolojik soru basittir: "Bu, nedir?". Bu sorgulama nasıl veya niçinle ilgilenmez. Olayın anlamı, sürecin başında değil sonunda dikkate alınır ve anlam, insanların özel davranışlarını (yemek, içmek, uyumak, gezmek) betimsel kriterlerinden hareketle bütünleştirici bir öğe gibi en sonda devreye girer. Bu şekilde ayırdedilen özellikler, olguları, esasa indirgeyerek oluşturmayı sağlarlar.

Kısaca belirtirsek, fenomenolojik yaklaşımda, başlangıçta, gerçeklik hakkında bir yargıda bulunmaktan kaçınılır, zira gerçeklik çoğu kez, anlamaya değil, görülmeye açıktır; olgular açık değildir ve bu nedenle onları değerlendirmek mümkün değildir. Olgular soyutlanıp ayırdedildiğinde, aslında, kendi görüşlerimizden ve içinde bulunduğumuz özel gerçeklikten uzaklaşmamız söz konusudur. Bu sayededir ki olgu, gözlemimizden ve ona yüklediğimiz Özel yargılardan bağımsız olarak kendini gösterebilir.

Fenomenolojik yaklaşım, temel felsefesini Husserl'de bulur. Sayılar, geometrik figürler gibi matematiksel fikirlerin, yani zihinsel olguların doğasını araştıran Husserl, bunları sübjektif psişik durumlar olarak niteleyen deneysel psikolojinin açıklamalarını yeterli bulmamış ve hocası Brentano'nun 'niyetlilik' kavramına odaklaşmıştır. Bu kavram, insanın dünyayla ilişkisini ifade etmektedir.

Buna göre, gerçek (reel) denilen şey, yaşanan dünyadır ve bu dünya, bize, daima bir açıdan görünür. Dünyamız, algılarımız, arzularımız ve isteklerimiz tarafından yapılandırılır. Bu, niyetliliktir. Bu kavramdan yola çıkan Husserl'e göre 'gerçeklik, daima bir olgular bütünü gibi görünür: Bir ağaç, bir renk, bir arkadaş. Bir çiçeği ele alalım.

Kafamızda onun görüntüsünü değiştirebiliriz (aidetik varyasyon yöntemi); bu çiçek, bir gül veya papatya olabilir, kırmızı veya beyaz olabilir. Ama bu somut görüntülerin ardında, bir salt fikir, bir 'öz' (eidos) vardır. Çiçeğin özü, bir bilinç ile bir objenin karşılaşmasından doğmuştur. Dünyayla ilişkide inşa edilmiştir. Her bilinç bir şeyin bilincidir. Ancak, bu özün aynı zamanda evrensel buyanı da vardır. Fenomenolojinin amacı, dünyayla ilişkimizi yapılandıran özleri açığa çıkarmak, aydınlatmaktır.

oyunlar